hep aynı dünya-gene de sabırlıyız.

demiş Benjamin, alacağını alıp. benim söyleyecek daha güzel bi sözüm olmadığından yazdım. umutsuzluk içermiyor bu sözsüzlük, umut da yok. ortalama haller yani. gündelik haller. kahvaltı ederken limonatanın ne kadar güzel olduğunu düşündüm. en azından bir şeyi iyi yapıyor bu pastane dedim. sonra şu sözler…

“ülke, yer , iş, ikamet/yaşam biçimi konularında gelecek bana sadece en belirsiz ümitleri vaat ediyor. Birçok arkadaş, ama kapı kapı dolaşıyorum; birçok yetenek ama hiçbiriyle geçinemiyorum, üstelik bazıları çalışmama engel. Sanki bu düşüncelerin amacı beni tutsak almaktı ve bu kez -gerçekten elimi ayağımı bağlayarak-bunu başardılar…” son cümle özellikle ortak cümlemiz olabilir, Benjamin’le. aklımızdan geçenler çağırıyor okuduklarımızı, yaşadıklarımızı. hatta yediklerimizi bile. ne istediğimi bilmeyerek aldığım bu karışık kuru meyve ve çerez kokteylinden memnun değilim mesela. ama belki de bademler ağzıyla kuş tutsa beğenmeyecektim şu an. “nasıl bir mimarlık?” sorusunun cevabını verseler, belki…

ve nerede bir hayat? uzun süren ait olma serüvenlerinin sonu hep -uzun sürdüğünden tam da- yine yeni yer değiştirme gereksinimlerine bağlanıyor. ama gideceğim yer orası mı gerçekten, acı vatan mı çağıran, ege kıyıları mı?

kestiremiyorum işte… kısacası başka türlü bir şey benim istediğim, bilsem de, bu şehir arkamdan gelecektir.

özünde, akıp gideceğiz işte. akıp giderken *mazi denen yaban ülkenin sanal sularında kayıt altında hayaller duracak rahatsızlık verici…budapeşte sokaklarında bağıra çağıra şarkı söylerken kaydedilmiş sarhoş yeni türkü şarkıları gibi işte (:

geç günaydın.

Alkazar,iğne ve çuvaldız.

“Aidiyet, mekanın zamana karşı zaferidir.”

Certeau’nun bu sözündeki gibi gerçekleşmesini umardık Alkazar’ın varoluş mücadelesinin de. Yani zafer kazanmasını… Bireylerin hayatta kalmak için gösterdikleri çabanın yanında kurumların da stratejilere ihtiyacı olduğuna dair acı bir örnek Alkazar.

“Taktikler bize aklın, günlük mücadelerden ve bu mücadelelere eklenen zevklerden ayrı düşünülemeyeceğini gösterirler. Oysa stratejiler, ait olunan bir mekan ya da bir kurum aracılığıyla korunan ve onları bu biçimde destekleyen erkle ilişkilerini, nesnel hesaplar ardına saklarlar.” diyor Certeau.

İstiklal üzerinde ilk rastladığımız Fitaş Sineması gibi Hollywood filmlerinden seçkiler sunmak adına oda büyüklüğünde salonlarda gösterim yapmak, seçimlerini film kalitesine göre değil popüler kültür ve reklam endüstrisinin dayattığı bir beğeni algısına göre seçmek, hatta izleyiciye sunulan yiyecek seçeneklerinde bile tercihlerini marka kültürü üzerinden yapmak, bir strateji gibi algılanabilir.

Seçimlerinin kalitesinden ödün vermeden “biz sanat sevicileri”ne yönelik filmler seçmek, hala frigo satmak, festival filmlerini sunmak ve böylece “gazete ve dergilerin toplamda taş çatlasın 5000 kişinin birbirine yazdığı kamusal mektuplar olduğu bir yerde” ve “şehirli orta sınıf kuşağında ortaokulda leman okuduktan başlayan ve sonra aynı festivaller, aynı konserlerle devam eden küçük bir kitleye” yönelik tercihleriyle ayakta durmaya çalışmak, bunu sürdürebilmek içinse  bazen ilgisiz Holywood yapımlarından medet ummak ise bir taktik oluyor bu durumda. Ancak yaptığından keyif aldığın bu noktada, bir sinema sahibi olarak seni de tüketiciye döndürüyor bu durum, zira kapitalizmin dayattığı herşeye karşı “küçük” ve naif hayallerini, kendi beğenilerini zevkle sunuyor oluyorsun. Ve elbette buna müsaade etmiyor ekonomik sistem. Değişen beklentiler, “az”ı,”azınlığı yeniyor. “Less is more” değil miydi oysa?!

Gündelik hayatın zorluklarından sıyrılmak adına müthiş bir kaçış yolu olarak sinemaya kaçan, Alkazar filmleriyle büyümüş bir kuşak da, kente dair önemli aidiyetlerinden birini kaybetmiş oluyor böylece. En acısı, farkında olmadan-belki de olarak- kent de kendi hafızasını yitiriyor… Yüzlerce bireyselleşmenin kamusal alanda gerçekleşmesini sağlayan sinema mekanı da yenilenerek yeniliyor; artık milyonlarca örneğine rastlayıp şaşırmadığımız gibi. Augé’nın adını koyduğu “olmayan yerler”e alışmakta sıradan insan, hiç sahip olmadığı için kimliği ve tarihi olan bir mekanı kentinin kaybettiğinin de farkında olmadığından, yaşadığı kente ait olmayı da unutuyor günden güne… İçinde olduğu kent ve dışında olan aynılaştıkça, sınırlar kalkıyor belki ama bu aidiyet  globalleşmenin söylediği büyük bir yalana dönüşüyor aslında.

Edward Soja’nın globalizmin şekillendirdiği cosmopolisinde, C’nin (Aylak Adam) bahsettiği gibi etkisinde 10 dakika kalacağı filmleri evinin salonunda ya dvd player’dan, ya da bilgisayarından 2+1 hoparlörlerinden dinleyerek izliyor olacak kentli. Arada çalan kapı, cep telefonuna gelen mesaj izlediği ne olursa olsun bu dünyadan 10 dakikalığına dahi koparamayacak onu, ve farkında olmadan eksik kalacak aslında. 3d gözlüklerini takıp izlediği animasyonlar avutsun yeni izleyiciyi… Simülasyonlar üzerine kurulan bir kentte de bu yakışır yeni kentliye…

Yine de, “elimizden geleni yapıyor muyuz kentin kimliğini ve hatta kendimizinkini korumak için?” diye sormak gerek belki de. Kanat Atkaya’nın dediği gibi, “aylak adam affetsin bizi…”

…saatine baktı: dört buçuğa beş vardı. “eve gidip okusam.” durağa yürüdü. “bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. kocaman sinemalar yapmalı. bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. iyi bir film görsünler. sokağa hep birden çıksınlar…” kafasından geçene güldü. duraktakiler dönüp baktılar. kadının biri kaşlarını çattı. sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. ” ne adamlar be. güldüysem güldüm, size ne?” duramadı orda, yürüdü. eve gitmeyecek. içindeki sinemadan çıkmış kişiyi öldürdüler…

(Atılgan, Yusuf, Aylak Adam, YKY, 2000)

mimarın koltuğu.

dedim boşken ne güzel oda. daha el değmemişken.

hem açılmalı gelecek olan koltuk, hem sandıklı olmalı. hem de güzel… yakışmalı hem.

bu duvarlara, tavanlara saygı duymalı; eski koltuklardan kalma izlere de. yerini bilmeli ve oraya ait olmalı bir süre sonra.

hayat gibi bişey boş bir oda.

Tiers monde.

*Yuksel Arslan sergisini gezerken bu sabah alinan  notlar (ve simdiki ic hesaplasmalar)

bir tur cok zamanli yazma denemesi.

Hala taniyor sayilmam, ama artik yakindan tanimak istedigimi bilerek geziyorum sergiyi. (Bu hevesin de ne kadar surecegi muamma.) Her okudugum bilgide, her gordugum artureda boynumu tirnaklayarak, gulumseyerek, aglamakli olarak her detayi inceliyorum. (Kendime zarar verme durtum “arture”lardan mi geliyor? Yoksa inanamamaktan mi? Kendimi kendime getirmeye calisiyordum belki de.)

Sanat da belki bazilarimizin afyonu… 30 yasina kadar bu uretimin gerceklesebilecegini gormek fazlasiyla sorgulatsa da hayati , devam etmeye calisacagim.

(Ettim de, sonra yemek yerken de not aldim.)

Kendimi kucucuk hissediyorum. Su dunyaya bir faydam olacaksa boyle bir adamin arkasindaki kadin olmak yeter belki. Feminist duygular filan, hak getire… Bir ucuncu dunya ulkesi gibi davranabilirim bu guclu devlet karsisinda, ben olmasam varligi sarsilabilir mesela. Aklimin oyunlari…(Yaziya basligini veren “tiers monde” Yuksel Arslan’la yapilan soyleside kendisinin kullandigi terimdir.)

Cok calismamiz lazim. Demin yer bakarken garsonun sordugu “yalniz misiniz?” sorusu cok yerinde iste burada, hayat… 

“Olabildigince de kalmaliyim, basardigim ne varsa ancak yalnizligimin karsiligidir. ” zira… Boyle Kafkaesk cevap vermedim tabi, sadece kafami salladim. Sonra bir de sevdigim pizzadan hep iki kisi yedigimden, fazla geleceginden vazgecmek zorunda kalmam da manidardi. (Bazi ulkelerde onaylayici bir sekilde kafayi sallamak asagi yukari tam tersini ifade ediyordu. Ufak dir hafiza problemim var, nerelerdi hatirlamiyorum. Ama hayat zor olurdu kesin. ) Yalnizligi dusunup duruyorum. “Arabayi o cizdi tabi, ben icini boyadiim.” diyen velet , pazar gezmesine cikmis mutlu cekirdek aileler aklimi karistiriyor olsa da su anda…

Ilkel durtuler bunlar deyip gecmek istiyorum. ( Serginin buyusu kaybolacak gibiydi nerdeyse, orada kendi buyulerinde “normal” hayatlar duruyordu. Ben, arafta gibiydim. )

Eski ve zihnen ebedi patronun binasina giren guzel bati isiginda bircok  defa deklansore basmak avutsun beni…

Ve Yuksel Arslan’la bitsin soz… “ Kafatasi diye birsey var, durmadan calisiyor. Bak bu internetten falan daha guzel…”


Patagonya

http://sillylittlemiracles.tumblr.com/post/306747522/patagonya

http://fizy.com/s/1614yd

yoldayim dedim ya...

* Ne mi oldu? Brezilya’dan yola ciktim. Geliyorum…

Mantar tipali cam sise.

Yazarken kendinden bahsetmek bir tur kadinlik hali; ya da bunu acemice acik etmek. Surekli bir kisisel tarih anlatisi yaptigimiz; bugun de biraz boyle…Gune dair notlar.

Bir tur dar alanli, dar zamanli “zeitgeist” mi, bir enerji carpismasi midir bilinmez ama bugun yazma eyleminin kendisi uzerine dusunurken birden bu konu konusulmaya baslandi ortamda. Yazdigimiz surece yazmanin kendisi uzerine dusunmek durumu baki sanirim, ya da gercekten yazabildigimizde sonlanacak bu mevzu. Yazmak her kosulda kendi derdini anlatmak aslinda, bir tur yalandan temsiliyet iste…ve biraz da acik kapi birakmak; kime? Isteyene…

Biri modern metnin yaptiginin mesaji siseye koyup, mantar tipayi takip onu denize atmak oldugunu soylemis. Bulan okur isterse, istedigini anlar, alir… Simdi bir okuyucu-yazar iliskisi jargonu haddimize degil ama es dost kontenjanindan kitlemize dair yazdiklarim…

Herkesin kendi payina istedigini alacagi bir kurguyu bastan olusturabilecek kadar yetkin hissetmesem de, dogustan bir kafasi guzellik durumu bir ustu kapaliliga, evirtilip cevirtilmeye taban hazirliyor diye umuyorum. Bir tur “non-intentional design” durumu. Mimari tasarimda kullanima dair Almanlarin buldugu bir kavram non-intentional. Yani diyor ki, ben bu kasigi corbani ic diye tasarladim ama sen istersen “niyet ettim niyet eyledim ben bu kasigi enerjimle bukmeye” de, karar senin. Bu tabureyi yaptim , ister otur, ister havada dur…

Bence bu bir “esnek” kullanim marvasindan daha ala bir tanim. Yani bu durum elbette hep vardi da, adinin konmasi iyi. Konu mimari tasarim oldugunda riskli olsa da bu motivasyonla ise koyulmak, sanat ve edebiyatta cok yerinde bu durum. Zira hayal ettigimizden cok daha uhrevi bir yerlere dokunabilir soylediklerimiz. Hatta cektigimiz fotografta kadrajin disina dair sizden fazlasini goruyor olabilir bakan…Islerdeki yapici durtu “isteyen istedigini alir,ben denize attim” gibi askin bir ruh durumuna paralel olsa da, tuketici ile gepgevsek bir iliski kuruyor olsam da kendi adima, kendi bildigimden fazlasini duymak kendi yaptigima dair hic fena degil zaman zaman.

Yine de; ne kadar az, o kadar oz…

havada_durdum__by_moonpixx

Sanat sevicileri.

sanat_sevicileri__by_moonpixx

Hepimiz ayilip bayiliyoruz. Bilumum siteler uzerinden begendigimiz resim, fotograf, sarki, video paylasmasak oluyoruz. Hepimiz o en ince zevkin insanlariyiz. Elimizde illa bir kagit kalem,  illa bir en havalisindan makine. Mimariz, illustratoruz, sadece hobiyiz, neysek neyiz farketmez. Yeni bir album, yeni bir film, aman bi organizasyon, sergi kacirmiyoruz. Hele bienal filan, gidip begenmesek, duruma gore gidip cok sinirlenmesek oluruz. Kitapcigin 3’un 1’isi sponsorlarla doluymus efendim, cok kizmisiz, guncel sanati bir anlayip bir anlamiyormusuz. Gunde 3 filme girince multiple orgazm oluyormusuz, en sevdigimiz ay ekimmis. Bu bir durum analizi yazisidir. “Once kendimizi, sonra karsimizdakini sevmek icin alet ediyoruz sanati” yazisi.

Sanat bizim pezevengimiz oluyor. Biz ve kendimiz ve kendimiz ve digerleri arasinda bir kopru. Konusup durmak, begenip begenilmek, cok bilmek, cok ortak nokta bulmak, alkol etkisini alkolsuz yaratmak icin arac oluyor sanat. Muzik skroplayicilarimizi kapatip kendi kendimize dinleyip karaladiklarimizi kimselere gostermezken bahane oluyor aman ne farkli ne ozel oldugumuzu kanitlamaya.

Kasetlere plaklara bitiyoruz evet…

Hepimiz sanat seviciyiz.

Marla singer.

Surekli yanlis birseyler yapiyorsaniz, attiginiz her adim sizi bir oncekinden daha yanlis bir yerlere surukluyorsa, belki de hicbirsey yapmamalisinizdir. Eylemsizlik…ne mumkun?
Karar vermenin ne renk balon almak istediginizi anlamaktan ibaret oldugu gunler vardi. Etkilerinin 5 dakika surecegi kararlarimiz vardi…Helyum dolu kararlar. Bir cocukluk ozlemi yazisi falan degil bu. Cocuk olmak ayri zor. Belki baska bir yazinin konusu bu. Daha cok belirsizlik barindiran herseyden uzak durmali…
Butun mesele ne istedigini bilmek uzerine kurulu. Ama cok secenek var (mi?)
Bir de isteklerinizin sebebinin altindaki samimiyeti anlama zorlugu var. Kendinizi her seferinde yeniden ve yeniden sorgulayip ustune bir de cevap verirken durust olma zorunlulugu var. Guvenlik ve belirliligin, korunakliligin ve sahiplenmenin olmayisini farkedisiniz var. Herkesin bencilligi, herkesin sizi yanlis anlamasi var; ergenlik omur boyu, alienlik olumden de sonra korkarim… Klise dolu beyinlerin agzinizdan cikan her lafin acikliginin farkinda olmayisi var, ego savaslari var.
Insanlar zaten yok da, kucuk isaretlere inancinizi yitirdiyseniz, astrolojiden uzaksaniz, falla hic isiniz olmazsa, psikiyatrinin normallestirmelerinden kusmak uzereyseniz, kimyasallar hele caninizi zamaninda yeterince sikmissa; ustune bir de tamamen yalnizlik var. Tek sorumlu sizsiniz attiginiz her adimda. Hesap sorulup yakasina yapisacak oldugunuz sadece siz varsiniz en sizofrenik hallerle. Kendinizi hirpalamak da bir cozum degil, isin kotusu yanilmaktan artik sasirmamaya basladiniz. Butun derdiniz zaman. Hep bir acele icindesiniz. Zaman kaybettiginizi dusundugunuz anda harekete gectiginiz her an daha da cikmaza giriyorsunuz. Onemsediklerinizle umrunuzda olmayanlari ayirmak zorlasiyor disaridan bakildiginda;icerden de. Boyle seyler yazan kafaniz 3 dakika sonra dalga geciyor kendisiyle. Cok egleniyorsunuz cogunlukla, nese kaynagisiniz bunlarin ustune…

Hayattasiniz; hicbirseyin degismeyecegini farketmeye basladiniz. Sakinlesmeye. Tanimaya sizi. Uzaklasmaya sizden. Korkmayin, hersey normal. Istanbul hala guzel, bugun yagmurlu. Solucan adamlara rastlasaniz da almayin arada 3 kurusa semsiye. Bi islanip kendinize gelin. Kaybettiginiz semsiye sayisi da sasirtmasin sizi.

yagmurlu_bir_gundu__by_moonpixx



Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.