Her şeyin rasyonel olduğu, saniyelerle hesaplanmış, sıralamanın hiç değişmediği bir sabahta, kapının üst kilidi tüm dengeleri alt üst edebiliyormuş bunu gördüm, sudan çıkmış balığa döndüm…
Durum şudur; Her sabahki olağanüstü hızla üst kilit kilitlenir, yetişilecek bir vapur varken kaybedilecek bir saniye yoktur. İşte o an, çıkmış vapura yürürken o kapının kilitlenmemesi gerektiğini fark etme ve kişide herhangi bir alışkanlık sapmasının iç kulaktan omurilik soğanına kadar hissedilmesi anıdır.
“Her alışkanlık elimizi daha becerikli, aklımızı ise daha beceriksiz hale sokar” demiş_ yanılmıyorsam Nietzsche…Sabahki durumun bir özeti gibi.. Ala efendim ala…
Peki, her durumda bu böyle midir? Merak işte, hiç mi işe yaramaz bu alışkanlık? Bir taraftan bakınca kommensalist bir yaşam değil midir aramızda yaşananlar? Onca birliktelikten sonra hiç mi sevmeyiz birbirimizi, hiç mi yararını görmeyiz? Alışkanlıklarıyla çeşitli problemleri olan biri olarak, siyahlarımla yaşadığım durum aşk acısı gibi geliyor bana… Onlarla da olmuyor onlarsız da.
Galiba olay alışkanlığın vardığı noktada… Derler ya 21 kere tekrarlayınca alışkanlık olurmuş. Ama rakam binlere çıkınca daha sıcak, daha bizden oluyor kanımca. Adetle ilgili bir ters orantı var gibi. Ne kadar yeni, o kadar acı. Misal mi, “O” olmazsa yaşayamam modeli.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok. Can baba durumu şöyle özetlemiş şiirinde,
“Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat. İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…”
Özünde ben bu yazıya nerden geldim, bir alışkanlığı kırarken, bir alışkanlıktan da vazgeçemediğimi fark ettiğim yerden.
Bir alışkanlık sapması daha oluyor ve naçizane yazdıklarımı halka açıyorum. Bir de şu var ki bu yazıyı ve yazdığım onlarca yazı gibi, önce en renkli! kalemlerimle, karalamalarla dolu müsvedde bir kağıda döküyor, sonra sanal aleme aktarıyorum. İşte bu durumu seviyorum.