Sevgili dostum;
Bana konuk olduğunuz bir gün (daha doğrusu son Üsküdar motorunu kaçırdığınız ve konuk olma mecburiyetinde kaldığınız bir gün) bütün gecenizi, alışık olmadığınız kombi ateşleme sesi eşliğinde iki ateşleme arası sessizliği bekleyerek ve bu sessizlik esnasında uyumaya çalışarak geçirmiştiniz, şimdi saptamış olduğunuz sessizlik süresini, benim için önemli olmadığından anımsamıyorum ama bir insanın uyuyabilmesi için hiç elverişli bir süre değildi ve siz bütün gece uyuyamamıştınız. Fakat aynı zaman deliğinde ben deliksiz uyuyordum. O sese alışık olduğumdan ve zaman benim için olağan akışını sürdürdüğünden. Oysa şimdi, burada birçok insan için olağan sayılabilecek bir pazar gününde ben alışık olmadığım seslerle zamanın akışını seyretmekteyim, seyredememekteyim. Fakat her geçen pazar, bu seslerin yardımıyla, günün geçişini kendimce normalleştiriyorum. Örneğin, hemen odamın bitişiğinde bulunan banyoda, her otuz saniyede bir otomatik olarak duran düzenek sayesinde bir insanın ortalama duş alma süresini hesaplayarak kendi sıramı buna göre belirleyebiliyorum –aslında bu biraz ahlaksızca ,altmış saniye sonra birinci şampuan, yüz yirmi saniye sonra ikinci ve son olarak duş jeli-. Yani o an banyoda olan kişiyle ilgili hiçbir şey bilmesem de eylemliliklerini ve eylemsizliklerini tahmin edebiliyorum, elbette farklılıklar gösteriyor tahminimden ama yanılma payımın çok azaldığını söyleyebilirim. Tıpkı çamaşır makinesinin yirmi beş dakikalık normal ve beş dakikalık hızlı çalışma sesi yardımıyla çamaşırlarımı makineden almam gereken süreyi hesaplayabildiğim gibi. Daha önce hiç çamaşır yıkamamış bir insan değilim ancak alışkanlıklarım bu süreyi merak etmemi gerektirmemişti hiç.
Ses – zaman ilişkisinin hayatımda bu kadar baskın olduğu bu dönemde temporalité kavramı üzerine bir sunum hazırlamaya çalışmam ise sadece tesadüf sanırım. Ya da daha doğrusu algıda seçicilik. Temporalité ’ nin, Heidegger’den dilimize geçmiş zamansallık kavramının Fransızcadaki karşılığı olduğunu söyleyebilirim. Ama konuya zaman –uzam ikilisinden (bütün mimarlar olarak tartışmaya bayıldığımız bu yaklaşımdan bu noktada bahsetmeye gerek duymuyorum, bunu istemiyorum üstelik.) yaklaşan Heidegger’den değil, aynı kavramdan (temporalité) bahsederken zamanı iki farklı olgu olarak değerlendiren , ve zamanı ‘saf zaman’ ve ‘alışkanlıklar zamanı’ olarak ikiye ayıran Bergson’dan bahsetmek istiyorum. Bergson’a göre canlılar, geçmişlerini şimdilerinde saklarlar. Bu olgu iki bellek türüyle açığa çıkar. Birincisi hareket ettirici düzenekler ya da alışkanlıklardır. Bunlar, şu anki duruma uymayı sağlarlar. Diğer bellek türüyse bize, insanlara mahsustur. Zamanda oluşan günlük yaşamın tüm olaylarını bellek görüntüleri biçiminde kaydeder. Bu görüntüler anımsamanın içeriğini oluştururlar. Ki bu da saf bellektir. Elbette şimdi, biz tüm bunları bilmiyor değiliz. Eğer o yüzyıl önce bunu dile getirmemiş olsaydı bugün ben keşfetmiş ve bu tezi ortaya atmış olacaktım. Her zaman ki gibi geç kalmış olmamı da daha zamanla ilgili birçok şeyi çözememiş olmama bağlıyorum.
Ama tüm bunlardan sonra günlük akışı, alışkanlıklar ve zamanla açıklamaya çalışmak oldukça eğlenceli. Örneğin topu topu otuz dakikaya kırk beş dakikalık bir şehirde yaşıyorum artık -tabii ki kendi adımlarım ve hızımla – ve İstanbul’dayken bunu hesaplayabilecek bir ölçü sistemim yoktu. Ve tabii tersinden okuyacak olursak ta İstanbul’da sahip olduğum birçok ölçü değerine de şimdi burada sahip değilim…
Sevgilerle,
Zamandan bu kadar bahsetmişken Tanpınar’dan bir şeyler çalmadan olmaz:
Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın / parçalanmış akışında,
Bir garip rüya rengiyle/ uyumuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile / benim kadar hafif değil.
Başım sukutu öğüten / uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradıma ermiş / abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık / olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık / ortasında yüzmekteyim