Hava Durumu

Bundan daha güzel bir resim gördüğümü sanmıyorum

Bundan daha güzel bir resim gördüğümü sanmıyorum

Yarın sabah hava güneşli, öğlene kadar Bach dinlenebilir, akşam üzeri hafif bulutlu, Janis Joplin dinleyebilirsiniz. Önümüzdeki kış sert geçeçek, bu sayede Proust’u nihayet bitirebilirsiniz gibisinden bir hava durumu olmadığı sürece, hava durumlarını dinlemenin bir anlamı yok…

Kar geliyor… kar geliyor… kar geliyor, e gelsin anasını satiiim..napalım yani?

Bir kez daha Bachmann, bir kez daha Edip Cansever

O yaz hiçbir söz söylenmedi

Ve bitti her söylenmeyen

(Birinci dize BACHMANN’ın OTUZ YAŞ öyküsünden

Altını rujla çizmiş arkadaşım

Olaysız bir olaydı ikinci dize

Gördüm bir zamanlar seviştiğim kadını

Otururken cam kenarında

Barında bir otelin akşam vakti

Kağıt peçeteye yazmışım bunları da)

Edip Cansever – Bir Şiir Yazılırken

Bir kez daha çapraz bağlantılar, her seferinde bayılıyorum. Şiirin bir kısmı bu, devamını merak eden varsa gitsin alsın. Her boku internetten okumayın lan, gidin kitap alın. ŞİİR OKUYUN LAN!

Kızılay

Bütün Ankara sevenlere; e bu mendili icad edenin..

Nerde o eski….

Hani yeterince açık ve güzel, bir açıklamaya gerek yok o yüzden. “Artık Sinan gibi mimar çıkmıyor.” diyen herkes  karşısında aklıma bu mesel gelir, herkes istediği gibi okusun.

Bir Kalem Denemesi

Ancak Bo-lo gibi usta bir binici olduğu zamandır ki bin fersah koşan atlar da olur. Bin fersah koşabilen atlar her zaman vardır, ama her zaman bir Bo-lo bulunmaz. Onun içindir ki, köle yaradılışlı insanların elinde bozulmakta, ahırlarda ölmektedir, bunlar yetenekleriyle bir türlü ün kazanamamaktadır.

Bin fersah koşabilen at çok da yer; bir kere yemeye koyuldu mu, bir batman arpa yer. Ama hayvana yemini verenler, bin fersah koşabileceğini bilmez ve ona göre beslemezler. O halde, bin fersahı aşma yetisi taşıyan bir at doyarcasına yemezse, gücü yetmez, güzelliği göze görünmez. Hatta böyle bir at, sıradan atlar gibi değildir. Böyle olunca, bin fersah koşmasını beklemek doğru olur mu? Ona doğru yöntemle gem vurma, doyacak kadar yem verme, söylediklerine kulak asma, sonra da eline bir kırbaç al ve hayvanın önüne geçerek “Artık iyi at kalmadı”, de… Bu olur mu?

Of… Gerçekten iyi at mı kalmadı, yoksa attan anlayan mı kalmadı?

Han Yü – Çin Denemeleri , Say Yayınları

Unutmak(1)

Bu hikayeye dair hatırladığım tek şey, unutan bir adam hakkında olduğu idi. O kadar. Bu unutma meselesine taktım. Hatırladığım kadarıyla yine, bütün yazarlar unutuyor, en azından çoğunun böyle bir derdinin olduğunu hatırlıyorum -belki de yine yanılıyorum.

Ama 2. paragraf için ferahlatıyor insanın, çünkü öyle düşünüyorum ben de ama işte mesele şu ki, bunu okuduğum için mi böyle düşünüyorum yoksa kendiliğimden mi onu bilmiyorum.

Yazı masamın yanındaki koltuğa çöküyorum. Utanç verici bir şey bu, skandal. Otuz yıldan beri okuyabiliyorum, çok olmasa da bir şeyler okudum, bütün okuduklarımdan geriye kalan, bin sayfalık bir romanın ikinci cildinde birinin kendini tabancayla vurduğu konusundaki belii belirsiz bir anımsama. Otuz yıldır boşuna okumuşum! Çocukluğumun, gençliğimin ve ergenliğimin binlerce saatini okuyarak geçirmişim ve bütün bunlardan geriye kocaman bir unutmadan başka bir şey kalmamış. Üstelik bu nahoş durum azalmıyor, tam tersine kötüleşiyor. Bugün bir kitap okusam, daha sonuna gelmeden baş kısmını unutuyorum. Kimi zaman belleğimin gücü bir sayfayı tutmaya bile yetmiyor. Ve böylece paragraftan paragrafa, bir cümleden ötekine tutuna tutuna ilerliyorum, çok geçmeden öyle bir duruma geleceğim ki ancak gitgide yabancılaşan bir metnin karanlıklarından akıp gelen, okundukları sürece birer kuyrukluyıldız gibi parıldayan ve hemen arkasından kesinkes unutmanın karanlık akıntılarında kaybolan birtakım kelimeleri bilinçli olarak kavrayabileceğim. Çoktandır edebi tartışmalarda ne zaman ağzımı açsam, berbat bir biçimde kendimi rezil ediyorum; Mörike’yi Hofmannstal’le, Rilke’yi Hölderlin’le, Beckett’i Joyce’la, Italo Calvino’yu Italo Svevo’yla, Baudelaire’i Chopin’le, George Sand’ı Madame de Stael’le filan karıştırıyorum. Hayal meyal anımsadığım bir alıntıyı dile getirmek istediğimde günler boyu arayıp duruyorum kitaplarda, çünkü yazarı unutmuş oluyorum ve ararken hiç tanımadığım yazarların bilinmedik metinlerinde kendimi kaybediyorum, sonunda da aramakta olduğumu tümden unutmuş oluyorum! Zihnim bunca karmaşık bir durumdayken, hangi kitabın hayatımı değiştireceği konusunda bir soruyu nasıl yanıtlayabilirim? Hiçbir kitap mı? Bütün kitaplar mı? Herhangi biri mi? Yanıtını bilmiyorum.

Ama belki de -kendimi avutmak için böyle düşünüyorum-, belki de okurken (tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi), apansız makas değiştirmeler ve sert sapmalar yoktur. Belki de okumak bir ilaçlama eylemi gibidir, bilinç adamakıllı emer her şeyi, ancak o kadar hissettirilmeden, osmotik bir biçimde olur ki bu, ne yapıldığı anlaşılmaz. Amnesie in litteris çeken okur, okuyarak büyük bir değişime uğradı, ama değiştiğini kendisine söyleyebilecek beynindeki kritik noktalar da birlikte değiştiğinden bunu fark etmedi. Bu hastalık, bütün büyük edebiyat yapıtlarının karşısında duyulan ezici saygıdan yazarı korusaydı ve özgün şeylerin yaratılmasında mutlaka gerekli olan intihal ile yazar arasında gerçekten basit bir ilişki kurulmasını sağlasaydı, kendisi de yazan biri için neredeyse bir lutüf, evet hatta gerekli bir koşul bile olabilirdi.

Bunun, zoraki, sefil ve berbat bir avuntu olduğunun farkındayım, bundan kurtulmaya da çalışıyorum: Bu korkunç amneziye teslim olmamalısın diye düşünüyorum, bu unutma seline bütün gücümle karşı koymalısın, metinlere balıklama dalmamalı, berrak ve eleştirel bir bilinçlilikle onların karşısında durmalı, özet çıkarmalı, ezberlemeli, zihnini çalıştırmalısın; tek sözcükle tanımlarsam -ki burada adını ve yazarını şu anda çıkaramadığım, ama son dizesi bir ahlak ilkesi gibi zihnime sürekli, silinmemecesine kazınmış bir şiirden alıntı yapıyorum-: “Zorunlusun” diyor şiirde “zorunlusun…zorunlusun…”

Ne budalaca! Şimdi de şiirin sözlerini unuttum. Ama ziyanı yok, çünkü şiirin anlamı kesinlikle hatırımda. Şöyle bir şeydi: “Yaşamını değiştirmelisin!”

Üç buçuk Öykü – Patrick Süskind (Çev. İlknur Özdemir) -Can Yayınları

Unutmak ile hatırlamamak aynı şey mi?

Gizli şeyler

Bütün yaptıklarımdan ve bütün söylediklerimden

Kimse anlamaya çalışmasın kim olduğumu

Bir engel vardı, bir engel, bütün eylemlerimi

Ve baştan aşağı tutumumu değiştiren

Hep bir engel tam konuşacağım sıra

Susturuverirdi beni.

En göze çarpmamış davranışlarımdan

En kapalı sözlerimden, yazdıklarımdan

Yalnız onlardan anlaşılabilirim.

Ama belki de değmez bunca çabaya

Bunca dikkate, gerçekte kim olduğumu bulmak,

Daha güzel bir toplumda, ileride

Bir başkası tıpkı bana benzeyen

Çıkar kuşkusuz, yaşar özgürce.

Kavafis (Çev. Barış Pirhasan)

Bu şiiri ben biraz daha başka türlü hatırlıyordum, çok zaman oldu ilk okuyuşumdan beri. Olsun, yine de aklımdaki gibi büyük oranda. Son üç mısra sanırım, Kavafis’in eşcinselliğine dair söylediği bir şey ama önemli değil, sevmek için illa da eşcinsel olmak gerek değil. Ve hatta bu şiirde şair ne demek istemiş -her ne kadar şiirde bunu yapmamızı istemediğini söylese de- anladım, yani öyle sanıyorum. Düz, özelliksiz ama yine de güzel bir şiir.

Bu arada, şiir Yazko yayınlarından, çok eski yani, nerede bir Yazko okuyan görürseniz, sevin, kollayın, yazko candır, canandır.

Sosu niyetine; livaneli’nin bestelediği bir Kavafis şiiri. Hani bir de şehir var ama bu daha az bilinir, o yüzden bunu tercih ettim.

Kendi gibi

Kötü dans edenleri seviyorum.

Kalp solda atar.

Jean D’Arc, Ramses II, Tiberius, Büyük İskender, Charlemagne, Julius Caesar, Fidel Castro, Bart Simpson, Lewis Carroll, Jean Genet, H.G. Wells, Kurt Cobain, Jimi Hendrix, Paul McCartney, Robert Plant, Sergei Rachmaninoff, Maurice Ravel, Ringo Starr, Albrecht Dürer, M.C. Escher, Paul Klee, Michelangelo, Raphael, Leonardo da Vinci, Charlie Chaplin, Robert DeNiro, Greta Garbo, Whoopie Goldberg, Angelina Jolie, Nicole Kidman, Marilyn Monroe, Jerry Seinfeld…

Bunların hepsi solak.

Bir de şu var. Ben sanırım 2 numeroyum.

Olasılık hesapları

Bi italyan arkadaşım vardı, Italo Calvino’yu sevip sevmediğini sordum. Sevmediğini söyledi, güzel dedim, çünkü ben de sevmemiştim. Vasat demişti, çok daha iyi italyan yazarlar var. Ben de öyle tahmin ediyordum zaten demiştim. Buna benzer birkaç muhabbeti birkaç başka yabancı ile daha yaptım ve hep tahmin ettiğim gibi çıktı. Uluslarası alanda meşhur olmuş olanları o ülkede pek sevmiyorlar, çünkü  örneğin edebiyatta o dili çok daha iyi temsil edeceklerini düşündükleri insanlar var. Ben o zaman “Demek ki bu Italo Calvino, oranın Orhan Pamuk’u gibi birisi” diye düşünmüştüm. Şimdi , buraya kadar her şey normal, bu işler ister istemez biraz pazarlama meselesi, ama şimdi biz başka dillerin, başka ülkelerin edebiyatlarından haberdar olmak için illa oradan birileri ile mi tanışmamız gerekiyor? Bir gün Çek’in biri ile tanışıp da “Ya bırak allasen Kafka’yı, asıl bilmem ne diye bir adam var, asıl o iyi” ya da bir Rus “Dostoyevski tırışka aga, sen git Z’yi oku” derse, o zaman bunca sayfanın hesabını kim verecek?

Ama tabi bu her zaman da böyle değil, Nazım Hikmet’i sevmemek mesela mümkün mü? Dünyada da seviliyor, belki Orhan Pamuk kadar süksesi yoktur, ama kalkıp da Neruda, Nazım Hikmet için şiir yazıyorsa, o zaman, tamamdır aga, doğru yoldayız. Şimdi şöyle bişi de var güzel bir ihtimal olarak, Nazım Hikmet gibi bir şaire sahip bi memleketten bi de Edip Cansever çıkmış -tabi daha bi sürüsü- o zaman Neruda gibi bir şair çıkaran memlekette kimbilir neler var?  Hiç adını sanını bilmediğimiz bi dünya yazar ve muhtemelen hiçbir zaman haberdar olamayacağız, bu ise bu güzel ihtimalin üzücü tarafı.

Ağlama bebek, ağlama sen de..

Bu filmi izlemedim, konusunu dahi bilmiyorum, ama sadece bu afişinden dolayı izlemek istiyorum. Bir şeyi isteyip de yapmamak var, bu filmi ne zamandır izlemek istiyorum ama izlemek için hiçbir çaba göstermedim, izlemek isteme fikri, bir gün izleyeceğim fikri yetiyor.

Sonraki Sayfa »



Follow

Get every new post delivered to your Inbox.